İslâm Ne Demektir
İslâm: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) in Allah tarafından getirip tebliğ ettiği şeyleri kabul etmek, Allah'a ve peygambere itaat ederek bunları kabul ettiğini göstermektir. Kısaca: İslâm, inandığını yaşamak demektir.
İslâm'ın Temel Esasları
İslâmın esasları beştir:
1) Kelime-i Şehadet Getirmek:
Kelime-i Şehadet, "Eşhedü enlâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh." cümlesini söylemektir.
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur, ve yine şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve peygamberidir."
2) Namaz Kılmak:
Günde beş vakit namaz kılmaktır.
3) Oruç Tutmak:
Her yıl Ramazan ayının tamamında oruç tutmaktır.
4) Zekât Vermek:
Dinimizce zengin olanların mal ve paralarının belirli bir miktarını her yıl fakirlere vermesidir.
5) Hacca Gitmek:
Dinimizce gücü yetenlerin ömründe bir defa hacca gitmesidir.
İslâm'ın bu beş esasına İslâm'ın şartları da denir.
MÜKELLEF
Mükellef Kime Denir
Erginlik çağına gelen akıllı insanlara mükellef denir.
Mükellef, dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmakla sorumludur. Mükellef sayılmak için insanda iki şartın bulunması gerekir;
1– Akıllı olmak,
2– Erginlik çağına gelmek.
Akıllı olmayan deliler ile erginlik çağına gelmemiş çocuklar mükellef değildirler.
Erginlik (büluğ) çağı, çocukların vücut yapılarına ve iklim şartlarına göre değişir. Erginlik erkek çocuklarında oniki ile onbeş, kız çocuklarında dokuz ile onbeş yaşları arasında olur. Onbeş yaşını bitirdiği halde kendisinde erginlik belirtileri görülmeyen çocuklar erkek olsun, kız olsun erginlik çağına gelmiş sayılır ve dinin emir ve yasaklarına uymakla sorumlu olurlar.
Mükellefle İlgili Hükümler
Mükellefle ilgili hükümler sekizdir. Bunlara "Ef'al-i Mükellefin" denir:
1) Farz:
Dinimizce, yapılması kesinlikle emredilen şeye farz denir. Namaz kılmak, oruç tutmak ve zekât vermek gibi.
Farzın Hükmü: Farz olan görevleri yapan, karşılığında sevab kazanır. Özürsüz olarak yapmayan azabı hak etmiş olur. Farzı inkâr eden dinden çıkar.
Farz İki Çeşittir:
a) Farz-ı Ayın: Her mükellefin yapması gereken farz demektir. Beş vakit namaz kılmak gibi.
b) Farz-ı Kifaye: Bazı mükelleflerin yapması ile diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir. Cenaze namazı kılmak gibi. Bazı müslümanlar bir ölünün cenaze namazını kılarsa farz olan görev yerine getirildiğinden, diğer müslümanların ayrıca o ölü için cenaze namazı kılmaları gerekmez.
2) Vacib:
Farz kadar kesin olmamakla beraber kuvvetli bir delil ile yapılması emredilen şeye vacib denir. Bayram namazı kılmak, fıtır sadakası vermek ve kurban kesmek gibi.
Vacibin Hükmü: Vacipleri yapan sevab kazanır. Özürsüz olarak yapmayana azap gerekir.
3) Sünnet:
Farz ve vacipten başka Peygamberimizin ibadet niyetiyle yaptığı şeye sünnet denir.
Sünnet İkiye Ayrılır:
a) Sünnet-i Müekkede: Peygamberimizin çoğu zaman yaptığı, pek az terkettiği sünnete Sünnet-i Müekkede denir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi.
b) Sünnet-i Gayri Müekkede: Peygamberimizin ara sıra yaptığı sünnete Sünnet-i Gayri Müekkede denir. İkindi namazının sünneti ile yatsının ilk sünneti gibi.
Sünnetin Hükmü: Sünnetleri yapan sevab kazanır. Peygamberimizin şefaatine nâil olur. Sünneti bile bile terk edenler azarlanır.
4) Müstehab:
Peygamberimizin bazen yapıp, bazen de yapmadığı şeye Müstehab denir. Kuşluk namazı kılmak gibi.
Müstehabın Hükmü: Müstehab olan şeyleri yapan sevab kazanır, yapmayan azarlanmaz.
5) Mübah:
Mükellefin yapıp yapmamakta serbest olduğu şeylere mübah denir. Oturmak, yürümek ve uyumak gibi.
Mübah'ın Hükmü: Mübah'ı yapan sevap kazanmaz, yapmayan da günah işlemiş olmaz.
6) Haram:
Dinimizce yapılması kesin olarak yasaklanan şeye Haram denir. Haksız yere adam öldürmek, hırsızlık yapmak, içki içmek, kumar oynamak, domuz eti yemek, anne ve babaya karşı gelmek gibi.
Haramın Hükmü: Haramı işleyen kimse ceza ve azabı hak etmiş olur. Allah korkusundan dolayı haramdan kaçınan sevab kazanır. Haramı inkâr eden dinden çıkar.
7) Mekruh:
Haram kadar kesin olmamakla beraber, dinimizce yapılmaması istenen şeye mekruh denir.
Mekruh İkiye Ayrılır:
a) Kerahet-i Tahrimiyye=Harama Yakın Mekruh: Vacipleri yerine getirmemek gibi.
Hükmü: Böyle bir mekruhu işlemekten sakınan sevab kazanır. Yapan günah işlemiş olur.
b) Kerahet-i Tenzihiyye=Helâla Yakın Mekruh: Sünnet ve müstehapları yapmamak gibi.
Hükmü: Bu gibi mekruhlardan sakınanlar sevab kazanır, işleyenlere ceza gerekmez.
8) Müfsid:
Başlanmış olan bir ibadeti bozan şeylere denir. Namaz kılarken konuşmak, oruçlu iken bilerek yiyip içmek gibi. Konuşmak namazı,yiyip içmek de orucu bozar.
Hükmü: Özürsüz olarak ve bile bile ibadeti bozmak azabı gerektirir.
ISLAM VE GENEL DINI BILGILER BURADA
MERAK EDENLER ÖĞRENMEK, EĞLENMEK İSTEYENLER BURAYA
Takvim
| Pzti | Sal | Çrş | Per | Cum | Cmtsi | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| << < | > >> | |||||
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 |
| 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 |
| 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 |
| 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 |
| 29 | 30 | |||||
Kategoriler
- Hepsi
- İLAHİ DİNLE (0)
- KURAN-I KERİM (0)
- DİNİ HİKAYELER (1)
- PEYGAMBERİMİZ (4)
- MEVLANA (0)
- ALLAH(c.c) (3)
- HADİSLER (2)
- SALAVATLAR (1)
- ORUÇ (1)
- KİTAP OKU (0)
- KANDİL MESAJLARI (1)
- NAMAZ VAKİTLERİ (0)
- 32 FARZ (1)
- ŞİİR (0)
- ŞÜKÜR (1)
- HAC NASIL YAPILIR (1)
- SAVAŞLARIMIZ (1)
- EĞLENCE (0)
Ilan
Şu anda kimler hatta?
Ziyaretçi: 1
DİKKAT! NOT
Arşivler
- Eylül 2009 (1)
- Mart 2009 (18)
İnsan sadece et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değil, ruh ve cisimden oluşan seçkin bir yaratıktır. Bu her iki yönünün de pek çok arzu ve istekleri vardır. İnsan ne bedenî ve ne de ruhî ihtiyaçlarını ihmal edemez. Bedenî ihtiyaçları ile ilgilenmemesi sağlığını yitirmesine, ruhî ihtiyaçlarını görmemezden gelmesi de üstün bir varlık olma özelliğini kaybetmesine sebep olur.
İnsan ruhunun sınırsız istekleri vardır. Bu isteklerinin dünyada karşılanması mümkün değildir. Ruhun ölümsüzlük isteği var, halbuki bütün canlılar için ölüm muhakkaktır. Bu, herkesin bildiği bir gerçektir. Ama ruhun bu isteğinin karşılandığı bir yer olmalıdır. Bu da ancak Allah' a ve ebedî hayata inanmakla mümkündür. İşte bunu bize öğreten dindir. O halde insanın gerçek mutluluğunu ancak din sağlar. İnançsız insanlar ölümden çok korkarlar, çünkü ölmekle yok olup gideceklerini sanırlar. Dindar insanlar ise ölümün bir yer değiştirme olduğunu ve ebedî hayata ancak bu yolla ulaşılacağına inanarak ölümü normal bir olay olarak karşılarlar.
Kur' an-ı Kerim, âhireti, dolayısıyla sonsuz hayatı inkar edenlerin kendilerini teselli etmek üzere söyledikleri sözleri şöyle hikaye eder:
"Dediler ki, hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder. Bu hususta onların hiç bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." 6
Fakat âyet-i kerimede ifade buyurulan onların bu sözleri, ruhlarının bu konudaki isteklerine ve gerçeklere aykırı düşüyor. Çünkü ruh bu sözlerle tatmin olmuyor, o, ebedi hayat istiyor.
b) İnsan hayatı yoğun bir mücadeleden ibarettir. Bu mücadelesinde insan bazan başarılı olamaz ve umduğunu elde edemez. Böyle bir durumla karşılaşan insan, kendi gücünün üstünde daha büyük bir gücün varlığına inanmazsa bunalıma düşer, hatta hayatına bile kıyar. Hayatta bunun pek çok örneğine rastlamaktayız. Ama sonsuz güç ve kuvvet sahibi yüce bir yaratıcıya inanmışsa, karşılaştığı engeller ve güçlükler karşısında ümidini yitirmez. İlahi kudretin büyüklüğünü ve ümitsizliğe düşmeyenlere daima yardım edeceğini düşünerek O' na sığınır ve kendini kaybetmez.
Bu itibarla günlük hayatımızda da en büyük dayanağın din olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
c) Din ahlâkî bir müessese olarak insanlara yön verir. Çünkü dindeki Allah inancı, insanın ölçülü olmasını, hiç kimseye haksızlık yapmamasını sağlar. Zira Allah, yerde ve göklerde olup biten her şeyi bilmekte, görmekte ve denetlemektedir. Değil olup biten şeyleri bilmek, gözlerin bakışındaki maksadı ve sinelerde saklananları da bilmekte ve bundan dolayı insanları bir gün hesaba çekeceğini bildirmektedir. Ona inanan böyle inanmaktadır. Onun bilgisi dışında insanlara hiçbir şey yapması sözkonusu değildir. Böyle bir Allah' a inanan kimse başkasına haksızlık yapar mı? Başkasının malına, ırzına ve canına kasteder mi? İnsanlar ve canlılara karşı merhametsiz davranır mı, eziyet eder mi? Elbette etmez.
O halde insanların yüksek ahlâklı ve fazilet sahibi olmalarını sağlayan Allah inancıdır. İstiklâl Marşımızın yazarı Merhum Mehmet Akif ne güzel söylemiştir:
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havf-ı yezdan' ın,
Ne irfanın kalır tesiri katiyyen ne vicdanın."
Evet, Allah inancı ve Allah korkusu gönüllerden silinmiş olursa, o gönüllere sahip insanların yapamayacağı hiçbir kötülük ve vahşilik yoktur. Bunun en yakın örneği Bosna Hersek' le Kosova' dır. Sırp canilerin buralarda kendi ırklarından olmayan insanlara karşı işledikleri cinayetler, sergiledikleri vahşet, tüyler ürpertici boyutlara ulaşmış, bütün dünyaya, "bunları yapanlar insan olamazlar" dedirtmiştir. Allah' a inanan ve bir gün O' nun yüce katında dünyada yaptıklarının hesabını vereceğini düşünen bir insanın, günahsız insanlara karşı bu cinayetleri işlemesi düşünülemez.
İşte din fikri ve Allah inancı insanı ahlakan yükseltmekte ve ruh yönünden olgunlaştırmaktadır. Bu duygulara sinesinde yer vermeyen insanlar, güçleri yetip fırsat buldukça yapamayacakları hiçbir kötülük yoktur.
Hangi yönden bakılırsa bakılsın, din insan için bir ihtiyaçtır. İnançsızlık ise büyük bir felakettir. Allah korusun, inançtan yoksun olan kimse madde aleminin kendisini tehdit eden olayları karşısında bunalıma girer. Sonsuz hayata, ahiret hayatına inanmadığı ve hayatı sadece dünya hayatından ibaret saydığı için, bütün gayreti dünyanın geçici zevklerini yaşamak olur. Bunları elde etmek için ise hiçbir ölçü ve ahlâk kuralı tanımaz. Bir gün dünyanın geçici zevklerinden ayrılacağını ve yok olup gideceğini düşündükçe tedirginliği artar ve huzuru kaçar. Bir insan için en büyük felaket budur. Halbuki din, ölüm ötesinde daha mutlu ve sonsuz bir hayatı müjdelemekte ve ona ulaşmanın yollarını göstererek insana huzur ve güven bahşetmektedir.
d) Fert olarak din insana ne kadar gerekli ise toplum olarak da o kadar gereklidir.
İnsan doğuştan medenidir, toplum halinde yaşar. Hiç kimse yalnız başına bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz, birbirleriyle yardımlaşarak ve dayanışarak yaşarlar .
Birlikte yaşamak durumunda olan insanların birbirlerine karşı bir takım hak ve görevleri vardır. Bir insanın birlikte yaşadığı insanlara karşı saygılı olması görev ve hak anlayışına bağlıdır. Çünkü insan çoğu kez aşırı isteklerinin etkisinde kalarak kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünemez. Bunun için insanı başkalarına karşı olan görevlerini yerine getirmeye ve onları başkalarına karşı saygılı olmaya mecbur edecek bir etkene ihtiyaç vardır, o da dindir. Bunun için din, sadece ferdin hayatını değil, toplum hayatını da olumlu şekilde etkileyen bir kurumdur. Dindar olan kimselerden oluşan toplumda suç işleme oranı daima düşük olacaktır. Yapılan istatistikler bunu teyit etmektedir. Müslüman toplumlar için Ramazan ayını örnek verebiliriz. Bu ayda müslümanlar topyekün ibadete yönelirler ve suç işleme oranı bu toplumlarda hissedilecek derecede düşer. Bu husus ilgililer tarafından da ifade edilmiştir.
Dinine bağlı toplumlarda işçi-işveren münasebetleri en iyi seviyede bulunur. Çünkü işçi alacağı ücreti helâl etmek için işini gereği gibi yapar. İşveren de işçiye karşı olan yükümlülüklerini en iyi şekilde yerine getirir .
Kamu görevinin sözkonusu olduğu her yerde Devlet memurluğunda, ticarette, sanatta görev yapan dindar insan, üstlendiği göreve hıyanette bulunmaz, kimseye hile ve haksızlık yapmaz, haketmediği bir ücreti almak istemez. Böylece toplum fertleri birbirleriyle barış ve dayanışma içerisinde bulunur. Birbirlerine karşı sevgi ve saygıda kusur etmezler.
İşte böylece din, fert ve toplum hayatına huzur getirmiş olur.
Değerli mü' minler, din hakkında verdiğimiz bu özet genel bilgiden sonra biraz da dinler ve özetle İslâm dini hakkında bilgi vererek konuşmamızı tamamlayalım.
Hak din, Allah tarafından bir peygambere vahyedilen, o peygamber tarafından da insanlara duyurulan din -vahyedildiği şeklini korumuş olmak kaydiyle- hak dindir. Böyle olan tek din İslâm dinidir. Nitekim Kur' an-ı Kerim' de:
"Allah katında din, İslâmdır"7 buyurulmuştur.
Muharref din, Allah tarafından bir peygambere vahyedilmiş olduğu halde asli şeklini koruyamamış olan dindir. Hıristiyanlık ve Yahudilik böyle muharref dinlerdendir.
Bâtıl din, hak din ve muharref dinlerin dışında kalan dinlerdir.
İslâm' dan önceki semavî dinler, yani Hıristiyanlık ve Yahudilik, esasta bir oldukları halde bunlar zamanla değişikliğe uğrayarak bozulmuşlar ve hak din olma özelliklerini kaybetmişlerdir. Bunun için de bu dinlere, değiştirilmiş anlamına muharref denilmektedir.
•Buna göre bugün yeryüzünde tek hak din İslâmiyettir. Bunun içindir ki Kur' an-ı Kerim' de:
"Kim İslâmiyetten başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden asla kabul edilmeyecek ve O, âhirette zarar edenlerden olacaktır."8 buyurulmuştur.
İslâm dini, hem son din ve hem de evrensel bir dindir. İslâm' dan başka bu nitelikte olan başka bir din yoktur. Çünkü peygamberimiz bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir.9
İslâm dini barış ve kardeşlik dinidir. Allah Teâlâ Kur' an-ı Kerim' de:
"Mü' minler ancak kardeştirler."10 İnsanları birbirine bağlayan kardeşlik bağından daha kuvvetli bir bağ yoktur. Nitekim Peygamberimiz ölümü ile sonuçlanan hastalığında yaptığı konuşmada şöyle demişti:
"Arkadaşlığına ve malına en çok minnet duyduğum insan Ebû Bekir' dir. Ümmetimden bir kimseyi bu dünyada dost edinmem gerekse hiç şüphe yok ki, bu dost, Ebû Bekir olurdu. Fakat İslâm bağı hepimizi kardeş yapmıştır."11
İslâm' ın getirdiği kardeşliğin en mükemmelini ilk müslümanlarda görüyoruz. Medine' de Evs ve Hazreç diye iki kabile vardı. Bunlar uzun yıllar bir birleriyle savaşmışlardı. İslâmiyet gelince bu iki kabileyi barıştırdı, kardeş olduklarını bildirdi. Onlar da silahlarını bırakarak İslâm' ın aydınlığında kardeş oldular ve bundan sonra barış içinde yaşadılar.
Elhamdülillah, bizler müslümanız. Kur' an-ı Kerim ve Peygamberimizin uyarılarına kulak vermeli ve ilk müslümanları örnek almalıyız. Birbirimize kardeşçe davranarak birlik, barış ve dayanışma içerisinde bulunmalıyız. Dinimiz bize bunu emretmektedir. Bundan düşmanlarımız üzülecek ve dostlarımız sevinecektir. Her şeyden evvel, emrini yerine getireceğimiz için Cenab-ı Hak bizden razı olacaktır, bundan daha büyük mutluluk olur mu?
Hepinize dünya ve âhiret mutluluğu dileyerek konuşmamı bitiriyorum. Cenâb-ı Hak bizlere, razı olacağı davranışları nasip etsin. Amîn.
Manası: Allahın selamı, onun üzerine olsun.
Aleyhissalatu vesselam
Manası: Allahın salatu selamı onun üzerine olsun.
Sallallahu aleyhi ve sellem
Manası: Allahu Teala, Ona salatu selam etsin.
Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed
Manası: Allahım! (peygamberimiz) Hz.Muhammed'e ve aline (evladu iyaline) rahmet eyle.
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
Manası: Ey Allahım ! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed'e, evladu iyaline, ashabına salatu selam eyle.(Rahmet et, selametlik ver.)
Allahumme salli ala Muhammedin ve enzilhul'muk'adel'mukarrabe indeke yevmel'kıyameti.
Manası:Ey Allah'ım! Hz. Muhammed'e Salatu selam et, ve onu kıyamet gününde sana yakın bir yere(makam-ı Mahmut'a) indir.
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin tıbbil'kulubi ve devaiha ve afiyetil, abdani ve şifaiha ve nuril'ebsari ve ziyaiha ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Manası: Ey Allahım ! kalblerin doktoru ve devası, vucutların şifası, gözlerin nuru ve ziyası olan Muhammed'e (S.A.V.) aline ve ashabına salatu selam eyle.
Allahumme salli ve sellim ve barik ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammedin bi'adedi ilmike
Manası: Ey Allahım ! efendimiz Hz. Muhammed'e (S.A.V.) ve efendimiz Hz.Muhammedin (S.A.V.) aline nihayetsiz olan ilminin adedince salatu selam ve bereketler ihsan eyle.
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin mahtelefel-melevani ve teakabel-asarani ve kerraral-cedidani vestekbelel-ferkadani ve belliğ ruhahu ve ervaha ehl-i beytihi minnat-tahiyyete vesselame verham ve barik ve sellim aleyhi ve aleyhim teslimen kesiran kesira.
Manası: Allah'ım melevan, asaran, cedidan ve ferkadan yıldızları devam ettiği müddetçe Efendimiz Muhammed'e (S.A.V.) salat ve selam eyle. O'nun ve ehl-i beytinin ruhuna bizden saygı ve selam ulaştır.
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali Muhammedin ve Ademe ve Nuhin ve İbrahime ve Musa ve İsa ve ma beynehum minen'nebiyyine vel'murselin. Salevatullahi ve selamuhu aleyhim ecmain.
Manası: Allahım ! Hz.Muhammed'e(S.A.V.), Hz.Adem, Hz.Nuh,Hz.İbrahim,Hz.İsa(A.S.V.) ve bunların arasında (gelip geçmiş bütün) peygamberlere rahmet ihsan eyle.
Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin abdike ve Resulike ve alel'muminine vel'muminati vel'muslimine vel'muslimati.
Manası: Allahım ! kulun ve Resulun Hz.Muhammed'e salat (Rahmet) et. Mümin olan erkek ve kadınlara, müslüman olan erkek ve kadınlara da merhamet eyle.
Allahumme Salli ala Ruhi seyyidina Muhammedin fil'ervahi ve salli ala cesedi seyyidina Muhammedin fil'ecsadi ve salli ala kabri seyyidina Muhammedin filkuburi. Allahhumme belliğ minni tehiyyeten ve selama.
Manası: Ey Allahım! Ruhlar içinde sevgili peygamberimiz Hz.Muhammedin ruhuna, cesedler içinde Hz.Muhammedin (A.S.V) cesedine, kabirler içinde Hz.Muhammedin (A.S.V.) kabrine salatu selam eyle. Allahım, benim selamımı sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.V.)'in aziz ruhuna vasıl eyle (ulaştır).
Allahumme salli ala Muhammedin ve ezvacihi ve zurriyetihi kema salleyte ala İbrahime, ve barik ala Muhammedin ve ezvacihi ve zurriyetihi kema barekte ala İbrahime inneke hamidun mecid.
Manası: Ey Allahım! Hz.Muhammed'e zevcelerine ve soyuna rahmet et. Hz.İbrahime rahmet ettiğin gibi. Hz.Muhammed'e, zevcelerine ve soyundan gelenlere bereket ver. Hz. İbrahime bereket verdiğin gibi. Gerçek ki, Sen, Hamidsin(Öğülmüş yanlız sensin) Mecidsin (şan ve şeref sahibisin).
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve selleme adede mâ alimte,
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve selleme zînete mâ alimte,
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve selleme mil'e mâ alimte.
Açıklama:SALAVÂT-I HIZIR Menâhicil İbad kitabında bulunmaktadır. Hızır Alleyhisselâm' ın bazı evliyaya tâlim buyurduğu rivayet olunur.
Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala ali ibrahim,. İnneke hamidun mecid.
Manası: (Ey Allahım, Hz.Muhammed’e ve O'nun âline salat et. Hz. İbrahim (A.S.)'a ve âline salat ettiğin gibi. Şüphe yok ki, sen Hamidsin,(Öğülmüş yalnız sensin), Mecidsin (Şan ve şeref sahibi yanlız sensin)
Allahumme barik ala Muhammedin ve ala ali Muhammed, kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim, İnneke hamidun mecid.
Manası: (Ey Allahım, Hz.Muhammed’e ve O'nun âline mübarek eyle. Hz. İbrahim (A.S.)'a ve âline mübarek eylediğin gibi. Şüphe yok ki, sen Hamidsin,(Öğülmüş yalnız sensin), Mecidsin (Şan ve şeref sahibi yanlız sensin)
Salâten Tuncîna - Salât-i Munciye
Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tuncînâ biha min cemîil'ehvâli vel'âfât. Ve takdîlenâ bihâ cemîal'hâcât. Ve tutahhiruna, bihâ min cemîis'seyyiât. Ve terfeunâ bihâ âledderacât. Ve tubelliğunâ bihâ eksal'ğâyât, min cemî'ilhayrâti fil'hayati ve bâdel'memât. Hasbunallâhu ve nî'mel vekîl, nî'mel mevlâ ve nî'men'nasîr.
Manası: Ey Allah'ım! Efendimiz Hz. Muhammed'e (S.A.V.)aline (ve ümmetine) öyle bir salatu selam eyle ki, O salatu selam ile bizi tüm endişelerden, korkulardan, felaketlerden, muhafaza eyle. O salatu selam ile tüm hacetlerimizi ihsan eyle. O salat ile bizi bütün kötülüklerden temizke. O salat ile bizi en yüksek derecelere yükselt. Gayelerin en son, en yüksek makamına bizi onunla ulaştır. O salat ile hayat ve ölümümüzden sonra da bizi tüm hayırlara kavuştur. Yüce Allah, bize kafidir. O ne güzel vekil, ne güzel koruyucu ve ne güzel yardımcıdır.
Salât-ı Tefriciye - Salât-ı Nariye
Allâhumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezi tenhallu bihil'ukadu, ve tenfericu bihil'kurabu, vetukdâ bihil'havâicu, ve tunâlu bihir'regâibu, ve husnul'havâtimi, ve yusteskal'ğamâmu bivechihil'kerimi ve alâ âlihi ve sahbihî fî kulli lemhatin ve nefesin bi adedi kulli mâlûmin lek.
Manası: Allah' ım! Her göz açıp kapamada ve her nefeste, Sana ma'lum nesneler adedince mükemmel bir salat ve tam bir selamı Efendimiz Muhammed (SAV) 'in ve bütün Âl ve Ashabının üzerine indir ki; Onunla düğümler çözülür, sıkıntılar dağılır, ihtiyaçlar giderilir, istekler ve hüsn-ü hatimeler elde edilir ve mübarek yüzü hürmetine bulutlardan yağmur istenilir."
Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke Ya Resulallah
Manası:Sana binlerce salât ü selam olsun Ey Allah’ın Resûlü
Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Emîne vahyillah
Manası:Sana binlerce salat ü selam olsun ey Allah’ın vahyinin emîn temsilcisi
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin nebiyyi kemâ emertenâ en nusalliye aleyh,
Ve salli alâ seyyidinâ Muhammedinin nebiyyil ümmiyyi kemâ yenbeğî en yusalle aleyh,
Ve salli alâ seyyidinâ Muhammedinin nebiyyi biadedi men lem yusalli aleyh,
Ve salli alâ seyyidinâ Muhammedinin nebiyyi kemâ tuhibbü en yusalle aleyh.
Açıklama:Ezhâr-ül Ehadis Kitabında, Enes İbni Mâlik (ra)' den rivayetle, Peygamber Efendimiz (sas) buyurdular ki; "Şu geçen kimsenin hergün kazandığı kadar hiç kimse amel edemez çünkü Cebrail (as) bana bildirdi ki, bu kimse hergün on defa şu salavâtı verir."
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin mil es semâvâti vel arzı ve mil el arşil azîm
Açıklama:Şifâüssakâm kitabından: Birgün Şeyh Şibili (ks) Hazretleri, İmam-ı Ebubekir Ahmed İbni Mûsâ (rahimehullah)' ın yanına geldi. İmam Hazretleri ayağa kalkarak musafaha ettikten sonra onu iki kaşının arasından öptü. Ben taaccüp ettim, İmam hiç kimseye böyle ikramda bulunmamıştı ve buyurdular ki; "Ben rüyamda Peygamber Efendimizin (sas) de Şeyh Şibili' ye aynı şekilde davrandığını gördüm. Sebebini sorduğumda Efendimiz, onun her namazdan sonra Tevbe Sûresinin sonu olan "Lekad cêekum Rasûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bil mu'minîne Raûfun Rahîm. Fein tevellev fe kul; Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltu ve huve Rabbul Arşil Azîm." ayetini okuduğunu ve ardından bu salavatı getirdiğini buyurdular."
Salavât-ı Semâniye
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi adede mâ halakte,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi mil'e mâ halakte,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi adede külli şey'in,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi mil'e külle şey'in,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi adede mâ ahsâ kitâbüke,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi mil'e mâ ahsâ kitâbüke,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi adede mâ ahâta bihî ılmüke,
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi mil'e mâ ahâta bihî ılmüke.
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin biadedi külli zerretin elfe elfe merreh.
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin fî evveli kelâminâ,
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin fî evsatı kelâminâ,
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin fî âhiri kelâminâ.
Açıklama: Mevlânâ Şemseddin Rahimehullah Hazretlerinin bizzat Resûl-ü Ekrem Efendimizden, tâun hastalığından korunmak için öğrendiği salavât şöyledir.
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin, bikülli dâin ve devâin,
Ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim teslîmen kesîrâ.
Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî vesellim. Biadedi mâ fî cemîil Kur'ân-ı harfen harfen, Ve biadedi külli harfin elfen elfen.
SALAVÂT-I FETİH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ RESÛLALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HABÎBALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HALÎLALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SAFÎYYALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ NECİYYALLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HAYRE HALKİLLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MENİHTÂREHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ZEYYENEHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ERSELEHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN ŞERREFEHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN AZZEMEHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MEN KERREMEHULLÂH
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDELMÜRSELÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ İMÂMELMÜTTEKÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HATEMENNEBİYYÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ ŞEFÎELMÜZNİBÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ RESÛLE RABBİL ÂLEMÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDEL EVVELÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİL AHİRÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ KÂİDEL MÜRSELÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ ŞEFÎAL ÜMMETİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ AZÎMEL HİMMETİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HÂMİLE LİVÂİL HAMD
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SÂHİBE MAKÂMİL MAHMÛD
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SÊKİYEL HAVZIL MEVRÛD
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ EKSERENNÂSİ TEBEAN YEVMEL KIYÂMETİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ VELEDİ ÂDEM
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ EKREMEL EVVELÎNE VEL AHİRÎN
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ BEŞÎR
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEZÎR
Essalâtü vesselâmü (aleyke) YÂ DÂİYELLÂHİ BİİZNİHÎ VESSİRÂCİL MÜNÎR
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEBİYYERRAHMETİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ NEBBİYYETTEVBETİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MUKAFFİ ESSALÂTİ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ ÂKIB
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ HÂŞİR
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MUHTÂR
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ MÂHÎ
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ AHMED
Essalâtü vesselâmü aleyke YÂ SEYYİDİ MUHAMMED
Salavâtullâhi ve melâiketihî ve rüsülihî ve hameleti arşihî ve cemîi halkıhî aleyke
Ve alâ âlike ve eshâbike ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Ey Rabbimiz !
Rasulünü anışımızdan haberdar et !
O na binler salât,binler selâm olsun.
Hz.Muhammed'e Makam-ı Mahmudu ver,
O na vesileyi lûtfet...
O nu Refik-i Alaya yükselt,
Bizi de affet....
Onun hatrına affet,
Zatının hatırına affet,
Ne olur affet bizi,
Bizi affet.... ne olur bizi affet...affet bizi,
amin..amin...amin
TEŞEKKÜR ETMEYİ UNUTMAYIN!! SİZİN İŞİN UĞRAŞIYORUZ...:)
OKUDUNUZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜRLER...
A
Oruç, bedenimizi dinlendirmenin ötesinde bizim helal merkezli bir hayat yaşamamız için önümüze kapı açar. Nefsî arzularımızı zaptederek irademizi güçlendirir. Nefsi frenler Nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından açlığın büyük faydaları vardır. Aç ve susuz kalma ve riyazet yapma ancak ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Bu niyet Müslümanlıkta oruç şeklinde tecelli eder. Allah dostları sürekli riyazet yaparak nefislerini dizginlemişler, rûhî formlarını korumaya çalışmışlardır. Vesveseye set çeker Oruçla insan, nefsin kendisine fısıldamaya çalıştığı şeytanî vesveselerin önüne bir set çeker. Derken dizginleri eline alır ve nefsini yönlendirmeye çalışır. Zira o artık, yemeğe, kadına ve dünyaya karşı kapalı bir durumdadır. Bu sayede o, dünya adına gelecek baskılardan azâde olarak, izzetli bir hayat yaşamaya namzet demektir ki, böyle birisi, Cenab-ı Hakk’ın hakiki müminleri şereflendirdiği izzet duygusunu yakalamış olur. “İzzet (üstünlük), ancak Allah’a, elçisine ve müminlere mahsustur.” Rûhu geliştirir İnsanlarda rûh cesedin, ceset de rûhun aleyhine olarak gelişir. Rûhanî yönleri itibarıyla gelişim isteyenler, mutlaka oruç tutmalıdır. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Oruç tutmayanlar, cesetlerinin altında kalacaklarından hiçbir zaman tam olarak rûhanî olgunluğa ulaşamazlar. Orucun vefa yönü Oruç, vefa duygusunun tezahür ettiği en güzel ibadettir. Zira oruç, Allah ile kul arasında yapılmış bir ahittir. Kul, belirli zaman dilimlerinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu hareketleriyle, ahdinde vefalı olduğunu gösterir. Aynı zamanda insan, tuttuğu oruçlarla vefa duygusunu öyle geliştirir ki, vefa onun ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Emaneti öğretir Oruç, gizli ve aşikâr her zaman emanete riayet edilmesini öğretir. Zira Allah’ın helal kıldığı nimetleri yiyip-içmekten kaçınmayı sağlayacak Allah’tan başka bir gözetici yoktur. Oruçlu, sabahtan akşama kadar Allah’ın hududuna riayet eder. Onca orucu bozma imkânlarına ve hiç kimsenin görmemesine rağmen mü’min, fevkalâde bir ciddiyetle orucunu sürdürür. Sürdürür ve akşama kadar emaneti muhafaza hissiyle dolar boşalır. Oruca karşı gösterilen bu tavır, Müslüman’ın bütün hayatına akseder. Dolayısıyla oruç tutan insan, bütün hayatı boyunca kendisine emanet olarak verilen şeylere karşı da son derece dikkatli davranır. Günaha karşı bir kalkandır Oruç bir alıştırmadır. Kişide, bedeni arzulara karşı koyma kabiliyetini geliştirir. İnsan oruçlu olduğu anlarda her türlü negatif isteklere engel olmaya güç yetirdiği gibi, kazandığı bu dirençle, oruçlu olmadığı zamanlarda da, bu tür meyillere engel olma kabiliyeti kazanır. Böylece insan “helal” endeksli bir hayat yaşar. “Kim bana iki çenesi ile apış arasını koruma hususunda garanti verirse, ben de ona, cenneti garanti ederim.” hadisi bu açıdan yorumlanabilir. Kanaati öğretir Oruç, insanlara iktisadı öğreten önemli bir disiplindir. İstediği şeyi ve aklına geldiği zaman, hiçbir sınırlama getirmeden yapmaya alışık bir insan, oruçlu olduğu zaman mecburen onu yapmayacaktır. Meselâ, her aklına estiği zaman yemek yiyen, maddî olarak vücûdunun arzularına boyun eğen insan, oruçlu olduğunda mecburen akşamın olmasını bekleyecek, bu bekleyiş sayesinde o, iktisat etmeyi öğrenecek ve sorumsuzca yaşamaktan uzaklaşmış olacaktır. Allah’a kavuşmayı hatırlatır Oruçlunun her saati, her saniyesi Allah’ı, Allah’ın nimetlerini ve en büyük nimet olan Allah’a kavuşma nimetini hatırlatması itibarıyla çok kıymetlidir. Sabahtan akşama kadar aç ve susuz olan insan, zâhiren sıkıntı çekse de, oruç ibadetinin getireceği uhrevî netice, ona bütün elemleri unutturabilir. Oruçlu, bütün gün şehvetini, yemesini, içmesini âdetâ unutur ve sürekli Rabbiyle buluşmayı düşünür. Bu düşünce sayesinde hayatî bütün faaliyetleri, istikamet dâiresinde cereyan eder. Oruç beden-ruh ilişkisi İnsan, ruhla cesetten yaratılmış bir varlıktır. Ruhun olmadığı ceset bir mana ifade etmediği gibi, cesedin olmadığı ruh da -imtihan dünyası adına- çok fazla bir şey ifade etmez. İnsan, yiyip içtiği nesnelerle, bedenî hâl ve hareketleriyle ve yerine getirmeye çalıştığı ibadet ve taatla hem cesedine ve hem de ruhuna hizmet eder. Ağzına aldığı bir lokma görünürde midesine gitse de onun da ruh üzerinde bir kısım tesirlerinin olduğu muhakkaktır. Yaptığı bedenî hareketler, vücutta maddî olarak bazı tesirler oluşturduğu gibi, bunların ruhta da değişik tesirleri söz konusudur. İnsanın ferdi hayatının geliştirilmesi ve olgunlaştırılmasında riyazâtın pek mühim bir yeri vardır. Bu da ancak oruçla olur. Orucun bir manası da, ruhun riyazâtı ve cesedin perhizi demektir. Sık sık oruca müracaat edildiği ölçüde, onun vicdanda hasıl edeceği güzellik ve faziletler açık bir şekilde müşahede edilebilir. Her zaman, her yerde midesini düşünen bir insanda temiz bir ruh ve saf bir kalbin bulunmasına ihtimal verilemez. Zekat mala bereket getirir Zekatı verilen mal zâhiren eksiliyor gibi görülse de, Allah’ın bereketine mazhariyetle devamlı artmaktadır. Zira Allah, malının zekatını veren insana malını artırma yollarını ilham etmektedir ki, bu hükmü aydınlatan pek çok somut örnek bulmak mümkündür. Kalpler Allah’ın elindedir. O, istediği ve hikmeti iktiza ettiği zaman, kalpleri, emrini yerine getirip zekatını veren kimselere doğru yöneltir ve o insanın ticaretinde ciddi canlanmalar görülür. Bu Allah’ın, zekatı verilen mala bahşettiği bereketten başka bir şey değildir. Oruç şefaat edecektir Oruç kıyamet günü oruçlu için şefaat edecek ve Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunarak: “Ya Rabbi! Ben onu gündüzleri yiyip içmekten ve zevklerinden alıkoydum. Bunun için onun hakkındaki şefaatimi kabul buyur.” diyecektir. Oruçlunun ağız kokusu Oruç tutanın ağız kokusu açlıktan kaynaklanır. Kıyamet günü Cenab-ı Hak katında, bu kokunun miskten, amberden daha şirin ve daha enfes bir semereye vesile olacağına işâret buyrulmuştur. Melâike-i kiram, arş u ferşi çınlattıracak bir velvele içinde Allah’a karşı kulluk vazifesini yapmaktan hoşlandıkları gibi, hoşlandıkları birtakım kokular vardır. Onlar, gül kokusundan çiçek kokusuna, miskten ambere kadar bütün güzel kokulardan lezzet alırlar. Mele-i alâda güzel kokular sırlı hazineleri açan anahtar hükmündedir ve işte oruçlunun ağız kokusu da perde arkası dalga boyuyla bu güzel kokular cümlesindendir. Bedeni dinlendirir Faaliyet içinde olan her makine bir müddet sonra bakıma ve dinlenmeye tâbi tutulmazsa, verimli çalışamaz. Aksine dinlendirilmediği takdirde ya makine tamamen harap olur ya da ömrü kısalır. Bir talebe, belirli bir süre tedrisat gördükten sonra dinlendirilir. Bir işçi sabahtan akşama kadar çalışabilir, gelir akşamleyin istirahata çekilir. Evet böyle bir mola ve dinlenme olmadan aynı tempoda çalışma ve hele verimli olma mümkün değildir. İnsanın vücûdu da tıpkı bir fabrika gibi farz edilecekse, onun azaları o fabrikanın aletleri hükmündedir. Oruç ise, vücut fabrikasının dinlenmesine, eskimemesine ve mükemmel bir şekilde çalışmasına en önemli bir vesiledir. Oruçla, vücutta biriken zararlı yağlar, şişmanlık vesilesi fazla etler atılmış ve vücut belli seviyede tutulmuş olur. Bugün şişmanlıktan dolayı şikayet eden ve buna çare arayan dünya kadar insan var. Ve bu şişmanlığın kanın deveranına, beynin yavaş çalışmasına sebep olduğu da yine erbabının kabul ettiği gerçeklerden. Bu itibarla, orucu, maddî-manevî hem değişik dertlere çare, hem de sevap kazanmanın önemli bir vesilesi saymak mümkündür. |
Ramazan |
Üç ayların sonuncusu olan Ramazan, on bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisidir. Zira bu ayda Kur’an nazil olmaya başlanmış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmıştır. Ramazan kelimesi “kızgın taş” manasına gelen “Ramid” kelimesinden türetilmiştir. Ramazan ayı çok sıcak ve hararetli bir zaman dilimine tevafuk ettiği için ona bu ismin verildiğini söyleyenler olmuştur. Ayrıca nasıl ki kızgın taş etrafındakini yakıp yok ederse Ramazan da kulların günahlarını yakıp mahvettiği için bu aya bu ismin verildiğini söyleyenler de olmuştur. Bazıları ise Ramazan kelimesinin “yağan yağmur” manasına gelen “ramid” kelimesinden türetildiğini ve nasıl ki yağmurun yağması neticesinde yeryüzünün temizlenmesi gibi Ramazan ayında da günahların temizlenmesi sebebiyle bu aya bu ismin verildiğini söylemişlerdir. İftar İftar; Allah rızası için farz veya nafile oruç tutan bir Müslüman’ın, güneşin ufukta kaybolmasından sonra bir şey yiyerek veya içerek orucunu açmasına denilmektedir. Dinimiz iftar etmeye, iftar vermeye ve iftar vaktine büyük bir kıymet vermektedir. Nitekim, “Bir kimse Ramazan ayında bir oruçluya iftar verirse, günahları af olur. Cenab-ı Hak onu cehennem ateşinden azat eder. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir. Ashab-ı kiram dediler ki: Ya Resulallah! Her birimiz bir oruçluya iftar edecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz. Bunun üzerine Allah Rasulü şöyle buyurdu: Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilecektir. Bu ayda bir oruçluya su veren kimse kıyamet günü susuz kalmayacaktır”.. “İftar zamanında, oruçlunun ağız kokusu, Allahu Teala’ya her kokudan daha güzel gelir”.. “Her iftar vaktinde Allah tarafından (cehennemden) azat edilen kimseler bulunur. Bu, (Ramazan’ın) her gecesinde olur.” hadis-i şerifleri bu hakikati ifade etmektedir. Sahur Oruç tutmak üzere gecenin son altıda birinde yenen yemeğe sahur denilir ki, bu vakit takvimlerimizde imsak vakti olarak belirtilmiştir. Fitre Fıtr sözlükte “orucu açmak”, fıtra da “yaratılış” anlamına gelir. Türkçemizde fitre şeklinde söylenen “fıtır sadakası”, Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan Müslümanların kendileri ve velayetleri altındaki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mali bir ibadettir. İtikaf İtikaf, Ramazan’ın son on gününü camide veya başka bir ibadet mahallinde inzivaya çekilerek devamlı ibadetle meşgul olmak demektir. Kadir Gecesi Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Ramazan ayı içinde Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” vardır. Bu gece Allah’ın müminlere bahşettiği çok yüce bir ikramıdır. Ramazan’ın her gecesinin dolu dolu geçirilmesi için bu gecenin zamanı gizlenmiştir. Ancak Kadir gecesinin Ramazan’ın son on günü içinde olduğuna dair güçlü işaretler vardır. Nitekim Allah Rasulü de bu son on güne ayrı bir önem atfetmiş ve aile fertlerini de uyandırarak onların ibadetle meşgul olmalarını istemişlerdir. Allah Rasulü’nün şu hadisi ise bu gecenin ehemmiyetini şöyle dile getirmektedir: “Kim (faziletine) inanarak ve (Allah’ın rızasını) umarak Kadir gecesinde (ibadet için) kalkarsa geçmiş günahları bağışlanır.” Bu ayı nasıl ihya edebiliriz? Kelime-i şahâdet, istiğfâr ve zikir, cenneti kazanabilmek için bolca amel-i sâlih, cehennemden kurtuluş için harâmlardan ve çirkin şeylerden sakınmak, imkânlar nispetinde çokça hayır ve hasenatta bulunmak, kırık ve mahzûn kalplerin duâsını almak, oruçlu bir kimseye iftar ettirmek Efendimiz (sas)’in Ramazan ayında yapılmasını tavsiye ettiği belli başlı işlerdir. Ramazan mü’minlere fazîlet ve olgunluk kazandırabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken ağıza bir şey girmemeye dikkat edildiği gibi ağızdan çıkan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu ve incitmeden son derece sakınmalı ve orucun fazîletini azaltmamalıdır. Bu ayı sanki son Ramazan’ımız imiş gibi bilmeli her türlü feyzinden istifade de a’zami gayret göstermeliyiz. Teravih yirmi rekattır Teravih namazının yirmi rekat olduğu İslam alimlerinin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir. Bu görüş konusunda Ebu Hanife, İmam Şafii ve Ahmed bin Hanbel (r.anhüm) ittifak halindedirler. Allah Resulü (sas) “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır?” (Buhari, Salatü’t-Teravih, 1; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 174) buyurarak bu namazı teşvik etmiş ve kendisi de başlangıçta ashabına cemaatle kıldırmış, sonraları ise teravih namazının farz kılınabilir ve Müslümanların çoğunluğu da bunu hakkıyla yerine getiremeyebilir endişesinden dolayı tek başına kılmaya devam etmiştir. (Buhari, Salatü’t-Teravih, 2; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 178) Efendimiz(sas)’in bundan başka teravih namazını kıldığı ve kıldırdığıyla alakalı değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerde bu namazı kaç rekat kıldığı veya kıldırdığıyla alakalı herhangi net bir bilgi yoktur. Ramazan ayı Kur’an, ibadet, tevbe ve istiğfar ayıdır. Bu aya erişme nimetine nail olmuş mü’minler bunun kadrini, kıymetini iyi bilmeliler. Bir kudsî hadiste buyuruluyor ki: “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır; ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Onun için sünnet olan Teravih namazıyla ilgili çıkarılacak fitnelere itibar etmemek gerekmektedir. Orucun mükâfatını Allah verecek Orucun ecri Cenâb-ı Hakk katında mahfûzdur. Allah Resulü şöyle buyurur: Âdemoğlunun her amel ve hareketi kendisine âittir. Oruç ise böyle değil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beşerî sıfatlardan münezzehim.) Dolayısıyla ben, onun mükâfâtını (husûsî bir şekilde) bol bol vereceğim. Oruçlunun sevineceği iki ferâhlık vardır: 1. İftâr ettiği zaman (Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerine kavuştuğu için) sevinir. 2. Rabb’ine kavuştuğunda da orucu berekâtıyla nâil olduğu yüksek derece için sevinir.” (Buhârî) Cenâb-ı Hak, oruca olan rağbeti beyânın yanında ona vereceği mükâfat ve karşılığı, beşerin oruca olan rağbetini te’mîn zımnında saklı tutmuştur. Tıpkı bir müsâbakada câzibeyi artırmak için saklı tutulan çok büyük bir mükâfat gibi... Kur’an–ı Kerim’de insanın bütün hayatı boyunca Yüce Allah’a kulluk etmesi gerektiği ifade edilmektedir. Teravih Teravih, Arapça “tervîha” kelimesinin çoğulu olup “rahatlamak, dinlendirmek” gibi anlamlara gelir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekatının sonundaki oturuş, tervîha olarak adlandırılmış, sonradan bu kelimenin çoğulu olan ‘teravih’ kelimesi Ramazan gecelerinde kılınan nafile namazın adı olmuştur. Karışıklığa gerek yok Efendimiz (sas), ümmetine farz olmasından çekindiği için teravihin sekiz rekatını mü’minlerle birlikte kılıyordu. Allah Resulü’nün vefatından sonra Müslümanlar, teravih namazını Hz. Ebu Bekir döneminde ve Hz. Ömer’in hilafetinin ilk yıllarında tek başlarına, yani cemaat yapmadan kılıyorlardı. Hz. Ömer, bir Ramazan gecesi mescidde herkesin dağınık bir vaziyette teravih namazını kıldığını görmüş ve bunun yerine bir imam önderliğinde bu namazın cemaat halinde kılınmasının daha doğru olacağına içtihat etmiştir. Bu amaçla da Übey b. Ka’b’ı teravih imamı olarak tayin etmiş ve teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmıştır. Hz. Ömer’in (ra) uygulamasıyla teravih namazının rekat sayısı yirmi olarak yerleşmiş, daha sonra da bu uygulama yüzlerce yıl sürerek günümüze kadar gelmiştir. Ramazanlarda teravih namazı kılmak, İslâm’ın sembollerinden olmuştur. Teravihle ilgili mü’minleri camiden ve cemaatten soğutmaya yönelik “Ramazanlık” bazı açıklamaların ciddiye alınacak yönü yoktur€ |
Ramazan ayı çocuklarda ahlâk eğitimi için en uygun zemindir |
‘‘Çocuklarıma dinimi nasıl anlatacağım, ahlâkî değerleri nasıl vereceğim?’’ diye endişe eden anne-babalar! Ramazan ayı sizin için en iyi fırsatlardan biri. Anneler babalar çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmek isterler. Bu eğitimde en önemli olan ahlâk eğitimidir. İşte içinde bulunduğumuz Ramazan ayı çocukların ahlâk eğitimi ve duygusal zekalarını geliştirmek için en güzel manevî zemini teşkil etmektedir. Oruç, Allah’ın mükâfatlandırıcı olarak bilinmesini sağlar Çocuklar küçük yaşta dini duygulara yetişkinlerden daha yatkındırlar. Bu sebeple dini ve ahlâki eğitimin küçük yaşta başlaması önemlidir. Çocuğun henüz oruç tutmadığı 3-6 yaşlarında ilk sorularıyla birlikte ona oruç hakkında bilgi vermek ve oruçluyken sergilenen güzel davranışlarla örnek olmak, çocuğun da oruç tutmaya başladığı zaman aynı şekilde orucun ahlâki yönden terbiye edici özelliğinden yararlanmasını sağlayacaktır. Çocuğun somut düşündüğü; fakat soyut düşüncelere son derecede yatkın olduğu dönemde oruç tutan kuluna Allah (cc)’ ın sevap vereceğini bilmesi; çocuğun Allah-u Teala’yı mükafatlandırıcı olarak tanımasına da yardımcı olur. Oruç, insanlara karşı empati duygusunu geliştirir Orucun sağladığı en önemli yararlardan biri, kişinin başka insanların duygularını anlamasını (empati) sağlamasıdır. Empati insanlar arası ilişkilerde çok önemli özelliklerden biridir. Başka insanların yerine kendini koymak duygusal zekanın gelişmesiyle mümkün olmaktadır. Yine kişilik gelişiminin önemli bir aşaması olan “ben merkezcilikten” uzaklaşmayı da gerektirir. Çocuklara orucun fakir ve açların halini anlamamızı sağladığını anlatmak gerekir. Bunun için yardıma muhtaç fakir insanlardan bahsetmek yararlı olur. Böylece çocuk, Allah’ın oruç emriyle istediğinin insanların belli bir süre aç kalması değil açların halini anlaması olduğunu anlamaya başlar ve nimetlere şükür etmeyi de öğrenir. Böylece çocukta hem insanlara merhamet, cömertlik ve yardım etme duygusu gelişir hem de Yaradan’ına kendisini daha yakın hisseder. Azalarına oruç tutturmak davranış eğitimi kazandırır Çocuğa sadece aç kalmak değil kötülüklerden de uzak durmak gerektiğini anlatmak önemlidir. Kötü sözlerden ve davranışlardan uzak durmaya çalışmak, kırıcı konuşmamak, kalp kırmamak, kimseye zarar vermemek oruçlu insanın daha çok önem vermesi gereken özelliklerdir. Mesela hiç kimse kendisinin arkasından konuşulmasını istemez; fakat buna dikkat edemeyenler çoktur. Çocuğa başka insanların arkasından konuşmanın da oruçlu insana hiç yakışmayan bir davranış olduğunu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden örnekler verilerek anlatmak gerekir. Oruçluyken bu hususlara dikkat eden kişi başka zamanlarda da bunu yapma alışkanlığını kazanmaya başlamış olur. Oruç, çocuğun dinî ve sosyal gelişimine katkıda bulunur Namaz ve duanın kişinin dini ve ahlaki gelişimindeki rolü ve önemini hepimiz biliriz. Çocuğun namaza alıştırılması için (özellikle 7 yaşından sonra) Ramazan ayı da en uygun zamandır. Bu ayda çocuklarla birlikte camilerin gezilmesi, büyük çocukların teravih namazı kılmaya götürülmeleri, onların hayatları boyunca unutamayacakları manevi hazlar almalarını sağlamaktadır. Çocuklarımızı iftar davetlerine ya da iftar çadırlarına götürmek veya iftarlara evimize dost, komşu ve akrabaların davet edilmesi de çocukta tanıdıklarla tanışma kaynaşma ve birlik-beraberlik duygularının gelişmesine ve sosyalleşmeye yardımcı olur. Yardımlaşma duygusunu Kuvvetlendirir Anne babaların bir kısmı çocuklarının kendilerinden sürekli bir şeyler istediklerinden ve doyumsuzluklarından şikayet etmektedirler. Çocuk kendisinden daha muhtaç insanların olduğunu bildikçe bu duygularını kontrol etmeyi daha çok öğrenir. Çocuğa anlayabileceği bir şekilde Ramazan ayında verilen fıtr sadakasından bahsetmek yararlı olur. Çocuğun harçlıklarından bir miktarıyla yardıma muhtaç çocuklara bazı hediyeler almasını teşvik etmek için Ramazan ayı en uygun manevi zemini teşkil etmektedir. Oruç, dürtüleri kontrol etmeyi kolaylaştırır Psikolojik rahatsızlıkların bir kısmında görülen belirtilerden biri de “dürtü kontrol bozukluğu”dur. Oruç küçük yaşlarda anlamı bilinerek tutulduğu takdirde dürtüleri kontrol etme eğitimi de verir. Normal zamanda açlığa susuzluğa dayanamayan kişilerin oruçluyken açlığa daha kolay dayandıkları, sigara tiryakilerinin bile büyük bir kısmının oruçluyken bağımlılıklarının etkisinde daha az kaldıkları bilinmektedir. Kişinin oruca niyeti, iç salgı bezlerinin çalışmasına etki ederek dürtü, istek ve arzuların kontrolünü yani sabır etmeyi kolaylaştırmaktadır. PSİKOLOG FARİKA TEYMUR ARTIR |
Ramazan sizin için ne ifade ediyor? |
Ramazan günleri, sene içinde geçen mevsimlerin, ayların özünü ve ruhunu, en tatlı şiveyle bize takdim eder. Ramazan geceleri ise her lahza ruhları ayrı bir tatlılıkla sarar. Şefkat ve muhabbetle gönülleri okşar. Ne mutlu o kimselere ki, Ramazan ayını bir ganimet bilir. Gecesi ve gündüzü ile bir yılın hasadını kaldıracak harman yerine çevirir. Zira Efendimizin müjdelediği gibi, hakkıyla değerlendirilen Ramazanlar bir yıl içinde işlenmiş günahlara kefaret olmaktadır. Ramazan’ın hakkını vermek isteyenler kendilerine şu soruları sormalı: İftarlar, birkaç dakika sonra kavuşacakmış gibi bekleşen iki âşığın ümit ve sevgiyle çarpan kalbini andırıyor mu? Ruhun sonsuzluk isteği ile arasında bir perde varmış da, o perde oruçlarla yavaş yavaş kalkıyormuş gibi bir his yaşanabiliyor mu? Namaz vakitleri ötelere açık birer menfez gibi algılanabiliyor mu ve o menfezden öbür alemler seyredilebiliyor mu? Teravihlerle gönül coşku üstüne coşku yaşayabiliyor mu? Diğer aylardan farklı olarak, sanki melekleşiyormuş gibi içimizi bir uhrevîlik sarmaya başlıyor mu? Yoksa tüm bu fırsatlar gaflet ve dalgınlık içinde eriyip gidiyor ve biz bahtsız bir insan olarak mı Ramazan’ı yolcu ediyoruz? Çölde yolculuk eden insanlar sıcaktan bunalmış ve susuzluktan kuruyacakmış gibi oldukları anda karşılarında bir vaha görünce nasıl sevinirler!.. Su gözesine ağızlarını dayayıp, kana kana içer sonra da bir ağacın gölgesine kendilerini bırakırlar ya, işte ayın zamanda Kur’an ayı olan Ramazan’ı da öyle görmeli. Oruçlarla birlikte, Kur’an gözesine yapışıp kana kana içmeliyiz. Vücudun suya kanması gibi, Kur’an’da mahlukatın nasıl soluklandığını hissetmeli ve ürperip gözyaşları dökerek nefes almaya çalışmalı. Kur’an’ı ancak onda bütün varlığın sesini duyabilenlerin hakkıyla anlayabileceğini yaşayarak idrak etmeli. Ramazan–ı Şerif bir arınma kurnası gibidir. Ramazan–ı Şerif’te gelen varidat öylesine bereketlidir ki, ondan herkes istifade edebilir ve onunla uhrevi sultanlıklara erebilir. Herkes kendi istidatlarının elverdiği ölçüde ve kabiliyetleri nispetinde o bereketten nasibini almak için çırpınmalıdır. EY NEFİS! UNUTMA Kur’an’ı herhangi bir kitap gibi değil, bizzat sana inmiş gibi okumayı unutma. O zaman, cennet meyvelerinin lezzetini, firdevs bahçelerinin renk ve güzelliklerini, reyyan yamaçlarının manzara ve çağlayanlarını müşahede edebilirsin. Ve onunla gürül gürül çağlamaya hazır hale gelebilirsin. YAKALA Ramazan’ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinaslığı ile Kur’an’a yönelen insanların halini yakalamaya çalış. Onlarda İlahî isim ve sıfatlara açık olmaktan mülhem, derin bir seziş vardır. Farklı bir anlayışla Kur’an–ı Kerim’i yönelmiş ve onunla inlemiş olduğu günlerin uhrevîliğinden kalma bir olgunluk, doygunluk ve safvet vardır. Onlarda içtenlik, imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi büyülü bir hal hissedilir. Bu anlamlı tavırlarından ve edalarından dolayı hiçbir şey konuşmasalar da bu manalar her zaman taşar gelir ve etrafa yayılır. SEZ Kur’an–ı Kerim’i ve onun gökler ötesi kaynağını, tüllenen İlahî marifeti ve O’nun varlık âlemine dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve O’nun (cc) inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini sezmeli. GÖNLÜ COŞMUŞLARIN VAZİFELERİ Ramazan günlerinde ayrı bir ruh yakalamış gönüller için bir de vazife vardır. Onlar toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirip bütünleştirmelidirler. Bütün inzivâzedelere cemaat yolunu açar ve onları gurbetlerinden kurtarırlar. Herkese değişik boyutlarda his ve fikir ziyafetleri verirler ve böylece herkesi bir kere daha hayata uyarırlar. |
Namazımın vakti geçti mi? |
Kafkasya’da, Gimri Muharebesi’nde, bağrına bir Rus süngüsü saplanan Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil, büyük bir soğukkanlılıkla bir ucu sırtından görünen süngüyü çıkarıp attı. Bir yanda canından çok sevdiği İmam Gazi Muhammed’in şehâdeti, bir yanda da bağrına saplanan süngü, Şeyh Şâmil’i yaralı bir arslan hâline getirmişti. Düşman, kaçacak delik arıyordu. Şâmil, akşamın karanlığına karışıp gitmişti. Şâmil’in yaralandığını gören Gimri Câmiî müezzini Şâmil’i takip edip, karanlık iyice bastırdığında onu bir mağaraya götürdü. Müezzin Mehmet Ali’den durumu öğrenen Şeyh Şamil’in kayınpederi Abdülaziz Efendi hemen yola çıktı. O, Dağıstan’ın en meşhur cerrahlarından birisi idi. Birkaç gün mağarada kalarak Şeyh Şâmil’i şifalı otlardan hazırladığı ilâçlarla tedâvi etti. Ancak bu tedâvinin daha uzun bir süre devam etmesi lâzımdı. Şeyh Şâmil’i, Unsokul köyüne getirdiler. Tedâviler aralıksız sürüyordu. Tam 25 gün sonra Şeyh Şâmil komadan çıktı. Gözlerini açtığı ilk an başucundan hiç ayrılmayan annesini gördü ve annesine ilk sözleri şu oldu: “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?” |
yahudilik yol
ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir kitabe eklemiş,
"her kula helâl, müslümana haram"... Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu
nasıl fitnedir diye...
Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikayete, yaka paça yakalanmış adam
huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan
koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu
müslümana yasakla... Olcak işmidir, nedir sebebi, aklınımı yitirdin? diye
çıkışmışlar adama...
Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır
der... Kadı
kızar, ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın müslüman ahalinin huzurunu
kaçırdın katlin vaciptir der. Ama bir yandanda merak eder, nedir gerekçen
diye sorra, adam bir tek sultana derim diye cevap verince, karışır yine
ortalık. Söz sultan a gider, adam saraya yaka paça götürülür...
Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır. "de bakalım ne
diyeceksen,
bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın hemde her kula helâl bir tek
müslümana haram yazarsın..."
- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister
- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin
- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım
- Eeee
- Sultanım her hangi bir havradan (sinagog) bir rastgele haham ı izahsız
yaka
paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak,
Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında museviler, "ne
oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gereki rse
söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." efendim çevre
ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,
Bir hafta dolunca sultanım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, haham
bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer sultana teşekkürler, hediyeler, az
zaman geçmiş ki adam aynı işi herhangi bir kiliseden bir papaz için
yaptırınız sultanım diyor.
Aynı işlemle, aynı usulle bir papaz derbest edilmiş, yaka paça alınmmış
pazar
ayininden, aynı itepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest
bırakılmış. Mutluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış,
teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu
ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.
Efendim sultan "bittimi" demiş adama
- "sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş
- Şimde nedir isteğin
- Efendim başkentimiz Bursa' nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad
edilen
alimini alınız mimberind en,
dedikleri gibi olmuş, ulucamiinin imamını, cuma hutbesinin ortasında
almışlar... Yaka paça götürmüşler...
Ve ne olmuş bilin bakalım ?
Bir Allah' ın kulu tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, siz ne
yapıyorsunuz
hiç olmasa vaazı bitene akdar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden
olmamış, arayan soran olmamış...
Geçmiş bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamış... Aptal ve cahil bir
imam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı yobaz cinsinden,
halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen
koca âlim için;
-bizde onu adam, hoca bellemiştik,
- kimbilir ne haltlar ettide tutuklandı
- vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar
- sorma sorma...
Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, padişah;
- eee ne oalcak şimdi adam
- bırakma zamanıdır, bide özür dileyip helallik almak lazımdır hocadan
- "haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama
dönmüş, adam başı önünde;
- ey büyük sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi müslümanlara SU
HELÂL
edilir mi?
Sultan acı acı tebessüm etmiş;
- "Hava bile haram, hava bile..." demiş...
1, 2, 3, 4 Sonraki sayfa
Sindikasyon