Takvim

Şubat 2010
PztiSalÇrşPerCumCmtsiPaz
 << < > >>
      1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

Ilan

Şu anda kimler hatta?

Uye: 0
Ziyaretçiler: 2

DİKKAT! NOT

WEP SİTEMİZ AÇILDI:www.dinibilgi1.tr.gg

rss Sindikasyon

Arşivler

32 FARZ

İMANIN ŞARTLARI
1- Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Allah'ın meleklerine inanmak.
3- Allah'ın kitablarına inanmak.
4- Allah'ın peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.


İSLAMIN ŞARTLARI
1- Kelime-i şehadet getirmek.
2- Namaz kılmak.
3- Oruç tutmak.
4- Zekat vermek.
5- Haccetmek.



ABDESTİN FARZLARI
1- Yüzünü yıkamak.
2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.
3- Başının dörtte birini meshetmek.
4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.



GUSLÜN FARZLARI
1- Ağzına su vermek.
2- Burnuna su vermek.
3- Bütün bedenini yıkamak.



TEYEMMÜMÜN FARZLARI
1- Niyet.
2- İki darb ve mesih.



NAMAZIN FARZLARI
Dışında olanlar:
1- Hadesten taharet
2- Necasetten taharet
3- Setr-i avret
4- İstikbal-i Kıble
5- Vakit
6- Niyet

İçinde olanlar:
1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kırâet
4- Rükû
5- Secde
6- Kaide-i ahire.

26 Nis 2009
Burak · 106 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: 32 FARZ
ŞÜKÜR NEDİR?
 Şükür, İslâmiyete uymak demektir. Dinimizin emirlerine uyan şükretmiş olur.

Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama buyurdu ki: (Bir kimse, kendine verdiğim nimeti benden bilip kendinden bilmezse, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse de, rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) [İ. Gazalî]

Şükür, kendini o nimete layık görmemektir. Şükür, Allahü teâlânın verdiği nimetleri
Onun sevdiği yerlerde kullanmaktır. Allahü teâlâ bir kula birbirini takip eden çeşitli nimetler verince, kul buna layık olmadığını düşünüp utanması da şükür olur. Şükürdeki kusurunu bilmesi de şükür olur. Şükredemiyoruz diye özür beyan etmesi de şükürdür. (Allahü teâlâ, kusurlarımı örtüyor.) demesi de şükürdür. Şükür vazifesini yerine getirmenin Allahü teâlânın bir lütfu olduğunu düşünmek de şükürdür. Hatta vasıtalara şükür de şükür olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(İnsanlara teşekkür etmiyen Allaha şükretmemiş olur.) [İ. Ahmed]

İnsan, bir hasta veya sakat görünce, kendisinin böyle bir derde müptela olmadığı için şükretmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, hasta, sakat birini görünce, "Allahü teâlâya hamdolsun ki beni böyle etmedi. Bundan ve daha başka dertlilerden üstün kıldı." derse, nimetin şükrü olur.) [Beyhekî]

Nimete şükredince, hem eldeki nimet yok olmaktan kurtulur, hem de yeni nimetlerin ele geçmesine sebep olur. Hadis-i şerifte (Az veya çok bir nimete kavuşan, "Elhamdülillah" derse, Allahü teâlâ, o kimseye bu nimetten daha iyisini verir.) buyuruldu. Şükredenden Allahü teâlâ razı olur. Hadis-i şerifte, (Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyenden Allahü teâlâ razı olur.) buyuruldu.

Şu üç şeyi yapan tam şükretmiş olur:

1- Bir nimet gelince bunu Allahtan bilip şükretmek.

2- Allahü teâlânın verdiği her şeye razı olmak.

3- Verilen nimetten istifade edildiği müddetçe, Allahü teâlâya isyan etmemek.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Din işlerinde kendinden üstün olanı görüp ona uyan, dünya işlerinde ise kendinden aşağısına bakıp Allaha hamdeden şükretmiş olur.) [T. Gafilin]

Uzuvların Şükrü

Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir. Nimeti vereni bilip gereğiyle amel etmektir. Bu amel, kalb, dil ve diğer azalarla olur. Kalb ile iyiliğe niyet etmek, dil ile hamdetmek, şükrünü açıklamaktır. Uzuvlarla şükür ise, Allahü teâlânın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanmaktır. Mesela gözün şükrü, müslümanların, arkadaşların kusurunu görmemektir. Kulağın şükrü, söylenilen ayıpları duymamış olmaktır.

İmam-ı Mücahid hazretleri Nahl suresinin (Onlar, Allahın nimetini bilip itiraf ederler. Sonra da onu inkar ederler.) mealindeki 83. ayet-i kerimesini (Onlar, nimetlerin Allahtan olduğunu bilirler. Fakat "Bu nimetleri biz kazandık veya bize miras kaldı" diyerek nankörlük ederler.) diye tefsir etmiştir.

Nimete şükür

Sual: Nimete şükür nasıl olur?
Cevap :İmam-ı Rabbanî hazretleri Mektubat kitabında buyuruyor ki:

İnsanın, bu nimetleri gönderen Allahü teâlâya gücü yettiği kadar şükretmesi insanlık vazifesidir. Aklın emrettiği bir vazife, bir borçtur. Fakat, Allahü teâlâya yapılması icab eden bu şükrü yerine getirebilmek, kolay bir iş değildir. Çünkü, insanlar, çok iken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise, hep var, sonsuz vardır. Ayıplardan, kusurlardan uzaktır. Bütün üstünlüklerin sahibidir. İnsanların Allahü teâlâya hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir yüce Allahın şanına yakışacak bir şükür yapabilir mi? Çünkü çok şey vardır ki insanlar onları güzel ve kıymetli sanır. Fakat Allahü teâlâ, bunları beğenmez. Saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun için insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazifeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allahü teâlâya karşı, kalb ile ve dil ile ve beden ile yapmaları ve inanmaları gereken şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine (İslâmiyet) denir. Allahü teâlâya şükür, Onun Peygamberlerinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. (c.3 m.17)

Şükrün önemi

Şükür ile ilgili ayet-i kerimeler çoktur. Mesela Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Allahtan sakının ki şükredebilesiniz.) [Nisa 123]

Allahü teâlâ şükredene bol bol nimet verir. (Fatır 30)

İbrahim aleyhisselam, Rabbinin nimetlerine şükretti, Rabbi de onu seçip doğru yola iletti. (Nahl 121)

Cenab-ı Hak, kudretinin eseri olarak insanların istifadesi için bir çok hayvan yaratmıştır. Bu hayvanları insanların emirlerine amade kılmıştır. Kimine binilir, kiminin etinden, sütünden vesairesinden istifade edilir. (Yasin 71-73)

Bu hayvanlar, şükretmemiz için istifademize verilmiştir. (Hac 36)

Allahü teâlâ, insanlara bol nimet vermiştir; fakat insanların çoğu şükretmez. (Bekara 243, Yunus 60, Neml 73, Mümin 61)

Allahü teâlâ, çeşitli nimetler verdiğini, fakat şükredenlerin az olduğunu, az şükredildiğini bildiriyor. (Secde 9, Sebe 13, Araf 10, Müminun 78, Nahl 78, Mülk 23)

Kıymetli şeyler ekseriya az olur. Mesela altın pek çok olsa, bu kadar kıymeti olmaz.

Azların kıymetli olduğunu bildiren ayet-i kerimelerden birkaçı şöyle:

Emrimiz gelip, tandırdan sular kaynamaya başlayınca, [Hz. Nuha] "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hükmedilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir." dedik. Pek azı, onunla beraber iman etmişti. (Hud 40)

İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da çok azdır! (Sad 24)

İsrailoğullarından, "Allahtan başkasına kulluk etmeyin, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin" diye söz almıştık. Sonra pek azınız müstesna, sözünüzden döndünüz. (Bekara 83)

İnkarlarından dolayı, Hak teâlâ, onları lânetlemiştir. Onların pek azı inanır. (Bekara 88)

Allah yolunda savaşacaklarını söylemişlerdi ama savaş onlara farz kılınınca, azı hariç, yüz çevirdiler. (Bekara 246)

Nice az topluluk, çok topluluğa Allahın izniyle üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir. (Bekara 249)

Allahın size bol nimeti ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız. (Nisa 83)

İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün, yine de sen, onları affet ve aldırış etme! Allahü teâlâ, iyilik edenleri elbette sever. (Maide 13)

Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tevbe 82)

Günahlarımızı düşünerek elbette üzülmemiz, ağlamamız gerekir. (Az gülsünler) demek, (Güler yüzlü olmayın) demek değildir. Müslüman her zaman güler yüzlü olur. Fakat günahlarını düşünerek üzülür ve ağlar.

İbadete Güvenmemeli

Nimet umumi olunca, herkese gelince insan bu nimetin kıymetini bilemez. Görmek büyük nimet iken, herkeste göz olduğu için göz nimetine her zaman şükretmeyiz. Gençler; yaşlanmadıkça gençliğin kıymetini bilmez. Hastalar sağlığın kıymetini anlar. Fakirler zenginliğin kıymetini bilir. Hayatın kıymetini de ancak ölüler anlar. Şu hâlde yaşlanmadan gençliğin, hastalanmadan sıhhatin ve ölmeden önce de hayatın kıymetini bilip şükretmelidir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Beni İsrailde bir abid var idi. Beşyüz yıl ibâdet etmişti. Kıyamet günü Allahü teâlâ, "Bu Abidin benim ihsanımla Cennete götürün!" buyurur. Abid, "Ben ihsan ile değil, yaptığım beşyüz yıllık ibâdetle Cennete girmek istiyorum." der. Allahü teâlâ emreder, hesabı görülür. Yalnız göz nimeti beşyüz yıllık ibâdetten fazla gelir. Melekler abidi Cehenneme götürürler. Abid, "Ya Rabbi beni rahmetinle, ihsanınla Cennete koy." diye duâ eder. Allahü teâlâ buyurur ki:

"Ey kulum, seni yoktan kim yarattı? [Abid, sen yarattın, der.] Seni yaratmam, senin tarafından mı oldu, yoksa benim ihsanımla, benim rahmetimle mi oldu? [Abid, senin rahmetinle oldu, der.] Allahü teâlâ verdiği bazı nimetleri de sayar. Abid, "Hepsi senin rahmetinle, ihsanınla oldu" der. [T. Gafilin]

Dil ile şükürde, Allahü teâlâdan razı olduğu ifade edilmelidir! Peygamber efendimiz, bir kimseye (Nasılsın?) buyurdu. O kimse, (İyiyim.) dedi. Üçüncü defa sorunca o kimse (Elhamdülillah iyiyim.) dedi. Peygamber efendimiz, (İşte senden bu cevabı bekliyordum. Bunun için soruyu tekrarladım.) buyurdu. (Taberânî)

Âlimler, salihler, bir kimseyi Allaha şükrettirmek için (Nasılsın?) derlerdi. İnsan ya şükreder, ya susar veya şikayette bulunur. Allahtan şikayet etmek ise çok çirkindir. Kulun Mevlasına zillet göstermesi izzettir. Mevlayı başkasına şikayet etmesi ise zillettir. Şükür, ihsanını, iyiliği anmak suretiyle ihsan edeni övmektir. Yani dil ile teşekkür de şükürdür. Bir grup kimse, halife Ömer bin Abdülaziz hazretlerini ziyarete geldiklerinde, içlerinden gencin birisi konuşmaya başlar. Halife, (Önce yaşlılarınız konuşsun!) buyurur. Genç, (Her iş yaşlıya verilecekse, senden daha nice yaşlılar var. Halifeliği onlara vermek gerekir.) der. Halife gence (O hâlde konuş bakalım!) der. Genç, (Biz birşey istemeye gelmedik. Üstün faziletinizi, adaletinizi duyduk. Size dilimizle teşekkür etmeye geldik. Teşekkür edip döneceğiz.) der.
26 Nis 2009
Burak · 110 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: ŞÜKÜR
ŞİİR DİNLE

HZ.ALİNİN DUASI DİNLEMEK İÇİN TIKLA:

http://www.kalbimsin.net/dini/Hz-Ali-Duasi.php



26 Nis 2009
Burak · 75 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: ŞİİR
GÖZ YAŞI GETİREN ŞİİRLER ÇOK GÜZEL
MİRAÇ GECESİ ŞİİRİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLALAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/mirac.php

UHUD SAVAŞININ ŞİİRİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/uhud.php

BEDRİN ARSLANLARINI DİNLEMEK İSTİYOSANIZ TIKLAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/bedrin-arslanlari.php

SEN VE SON ŞİİRİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/sen-ve-son.php

AFFEYLE ŞİİRİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/affeyle.php

GÜL ŞİİRİNİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN

http://www.kalbimsin.net/dini/gul.php
26 Nis 2009
Burak · 111 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: ŞİİR
PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜZEL AHLAKI
 Doğar doğmaz, Benî Sâd kabîlesine süt anneye verilmişti. O hep ağırbaşlıydı, hiç çocuk olmadı. O, hep büyüktü. Halime, onda bu büyüklüğü görmüş ve ona candan bağlanmıştı, kendi çocuklarından ayırmıyordu. Hatta bir defasında, onun farklı bir çocuk olduğunu ifade ederek eşine, bu çocuğun evlerine bereket getirdiğini söylemişti.[2] Onun terbiyesi Allah’a aitti.  Beş yaşına vardığında, ancak annesine kavuşmuştu. Ama bu da uzun sürmedi. Kavuşalı daha bir yıl olmamıştı ki, annesini de kaybedecekti. Vefakar annesi, oğlu için, göremediği babasının -hiç olmazsa kabrini görsün- diye onu Medine’ye götürmüştü. Daha altı yaşında mahzun bir halde babasının kabrinin başında idi. Acaba ne düşünüyordu o masum ne hisler yaşıyordu. Ölümün soğukluğunu anlayabiliyor muydu? Yüce Rabbimizin onu olgunlaştırması için tattırdığı acılar  yetmiyordu, daha bir kabir ziyaretinin acısını üzeriden atamadan, annesinin de ölümünü gördü. Daha yeni kavuştuğu annesini de orada bıraktı. Annesi, dünyadan ayrılık vakti geldiğinde, altı yaşında yetim kalan bu yavrucağına sıkı sıkı sarılmışı. Ondaki büyüklüğü ve olgunluğu görüyordu:Her yeni eskiyecek ve her şey nihayete erecektir. Ben de öleceğim, fakat gam yemem, temiz bir çocuk doğurdum, dünyaya bir büyük hayır bırakıyorum!”Dizeleri ağzından dökülüyordu. Onu terbiye edenlerin en mükemmeli Rabbü’l-âlemîn terbiye ediyor ve ahlakını olgunlaştırıyordu.  Rasûlullah (sas)’in gençliği de tertemizdi. Yaşadığı toplum, onun büyük bir şahsiyet olacağını tahmin etmiş, ona her şeyiyle güvenmiş; “Muhammedü’l-Emîn” demişlerdi. Çünkü onu terbiye edicilerin en güzeli terbiye ediyordu. O, hiçbir zaman gençliğin verdiği çılgınlıkları yapmamıştı. Zira onu şımartacak, ne babası ne anası ne de zenginliği vardı. O yanına sığındığı amcasının fakir bütçesine daha fazla yük olmamak için çobanlık yapıyordu.[3]  Onu Zü’l-Celâl, terbiye ediyordu...  Hatta, bir düğünün davetkar çalgılarını işittiğinde, merakını gizleyememiş, gençliğinin verdiği tecessüsle duvardan bakmak istemişti. Ama ne var ki, ona ağır bir uyku hali geldi de düğünde oynayanları bile seyredemedi. Çünkü onu terbiye eden ne güzel terbiye ediyordu... Hele bir seferinde Kabe’yi inşa ediyorlardı. Çok ağır bir taşı sırtına almış yerine koyacakken o sırada üzerindeki elbise açılmıştı. Taşı yerine bırakmak gibi hafif bir ihmalkarlık gösterdiğinde, şiddetli bir tokadı yüzünde hissetmişti. O peygamber olacaktı diğer insanlardan farklı olmalıydı.[4] Çünkü onu alemleri terbiye eden, terbiye ediyordu. Zira o, emîn bir tüccar, vefalı bir eş, şefkatli bir baba, iyi bir öğretici, cesur bir komutan, adil bir hakim, ileriyi gören bir hükümdar, dahası ulul`azm bir peygamber olacaktı. Habibullah olacaktı. Kıyamete kadar baki kalacak,  yüce bir din yayacaktı. Her ezayı göğüsleyebilecek güce erişmeliydi, her kabalığı affedecek olgunluğu gelmeliydi, Onu terbiye eden ne güzel terbiye etmişti...“Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen, kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları bağışla, Allah’tan aflarını dile. Dünyalık işlerde onlarla müşavere et, Bir karar verdiğin zamanda Allah’a güvenip sebat et. Çünkü Allah, kendisine güvenip dayananları sever.”[5]  Evet bizatihi Allah Teâlâ, âyetinde böyle diyordu, ona hiçbir insana nasip olmamış yoğunlukta merhamet duygusu vermişti. O öyle hoşgörülü idi ki, bir gün bir bedevi, “Rasûllullah (sas) ile bir sahabiyi birlikte giderken rastlamıştı. Rasûlullah’ın üzerinde, Necran dokumalarından kalın kenarlı bir gömlek bulunuyordu. Bedevi onlara yetişti de Rasûlullah (sas)’in gömleğini şiddetli bir şekilde çekti. Yanındaki sahabe, şaşkınlık içerisinde Rasûlullah’ın boynu ile omuzları arasına baktı bir de ne görsün, o kaba bedevi Rasûlullah’ın mübarek boynuna iz bırakacak kadar haşin çekmişti. Bu da yetmezmiş gibi: ‘Ey Muhammed! Yanında bulunan Allah malından bana bir şey verilmesini emret!’ demesin mi? Rasûlullah (sas), o kaba bedeviye (rahmetle) baktı, sonra güldü de azarlamadı, kızmadı, hatta ona ihsanda bulunulmasını emretmişti.”[6] İşte Rasûlullah’ın ahlakı, o bu ahlakıyla düşmanının kalbini fethetmişti. Allah’u Teâlâ, âyetinde bunu şöyle ifade ediyordu:İyilik ile kötülük bir olmaz. (sen kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dosttur.”[7]“Sen bağışlama yolunu tut, güzel olanı emret ve cahilerden yüz çevir.”[8] Affetmeye nereden başlanacağını da şu hadisten öğreniyoruz: “Mü’minlerin iman bakımından en kâmili, ahlaken en güzel olanıdır. Sizin en hayırlılarınız da, kadınlarınıza karşı ahlakça en hayırlı olanlardır.”[9] Demek ki, kişi kendi ailesine bunu tatbik ederek öğrenmeyi, alışkanlık haline getirmeye çalışacak. Evet insanoğlu, hangi huy üzere yaratılmışsa o huy değişmez, ama o huyunu terbiye edip, disipline edebilecek bir özelliğe sahip olarak yaratılmıştır. Bu sebepten ötürü, dünyada imtihan insanın olgunlaşmasından ibarettir. Peygamber Efendimiz, hoş görülü idi, eşine, dostuna, ashabına da bunu öğütlerdi:“Yâ Âişe! Şüphebsiz ki, Allah refiktir. Rıfkı sever. Rıfk karşılığında, şiddet ve başka bir şey için vermediğini verir.”[10] İnsanoğlu, çabuk öfkelenir, öfke ile kalkar zararla oturur. Öyle kolay değildir, toleranslı olmak, affetmek, hoşgörülü olmak, kızgınlığı yutmak. Bu sebeple o, insanın kızgınlığını nasıl yatıştıracağının reçetesini şu mübarek sözleri ile vermiştir: Sizden biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Eğer öfkesi giderse ne âlâ, değilse sırt üstü yatsın.”[11] Peki, Rasûlullah (sas) hiç kızmaz mıydı? Kendisi için belki kızmazdı, ama dinini ihmal edenlere nasıl gazaplanmazdı? Elbet öfkelenirdi, ama o öfkesini yenerdi. Onun en kızgın anında söylediği söze bir bakın; “Ona ne oldu, alnı toprak olası[12]        İnsanlara da bunu öğütler şöyle derdi:“Mizanda güzel huydan daha ağır basacak bir şey yoktur. Şüphesiz Allah da kaba ve ağzı bozuk kişiyi sevmez.”[13]“Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan mahrum olur.”[14] “Nerede olursan ol Allah’tan kork, kötülüğün arkasından iyilik işle ki onu silsin. İnsanlarla güzel geçin.”[15] Merhamet edenlere Rahman olan Allah merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökteki meleklerde size merhamet etsinler de affınız için Allah’a yalvarsınlar.[16] Onun merhameti bütün canlılara idi. Yaşayan her can sahibine acırdı, Oysa onun tebliğ ettiği insanlar, en barbar topluluğun mensuplarıydı. Birbirlerini boğazlayan, -bırakın birbirlerini- kendi yavrularını acımadan, gözlerini kırpmadan öldüren bu merhametten yoksun barbarlara; hayvanlara da acımayı öğretti. Hani, Rasûlullah (sas), karnı sırtına yapışmış bir deveye rastlamıştı da: “Şu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun, ona uygun olarak binin (besili ise), uygun ise yiyiniz.” buyurmuştu.[17] Bir de bugüne bakalım, insanlar dini nasıl anlıyorlar ve dini nasıl anlatıyorlar? Maalesef dini –takva adı altında- başkalarına çeşitli dayatmalar yaparak yaşanmaz bir hale getirmiş, insanları dinden kaçırır duruma getirmişiz. Ne yazık ki, rahmet olarak inen dini çok kolay bulmuş, onu zorlaştırmak için elimizden gelen ne varsa ardımıza koymamışız. Böylece dini, Yahudilerin yaptığı gibi zorlaştırmışız. Oysa örneğimiz Rasûlullah (sas); “iki şey arasında muhayyer bırakıldığında günah olmamak şartıyla onların en kolay olanını seçerdi. Şayet günah ise insanların ondan en uzak olanıydı.”[18]ve o şöyle derdi:“Şüphesiz Allah (CC) beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.”[19]Ümmetinden böyle olmalarını isterdi: “ashabından birini, herhangi bir şeyle görevlendirdiği zaman ona: Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın güçleştirmeyin!” buyururdu.[20] kendisi takva sahibi idi, ferdi kıldığı namazlarda, topukları şişinceye kadar ayakta dururdu ama cemaatle kıldığında böyle yapmazdı. Derdi ki:“Ben namazı uzatmak isteğiyle namaza giriyorum, derken bir çocuk ağlamasını işitiyorum, çocuğun ağlamasından anasının hissedeceği şiddetli üzüntüyü bilmekte olduğumdan, hemen namazımda hafifletme yapıyorum.”[21] O bambaşka bir insandı, o bambaşka bir Rasuldü; “O, perdesi içindeki bakireden daha utangaçtı. Bir şeyden hoşlanmadı mı yüzünden anlaşılırdı.”[22]  Hayasızlık her ne şeyde olursa onu kirletir ve haya her ne şeyde olursa onu süsler.”[23] derdi. 


O, büyük bir hükümdardı, diğer hükümdarlara hiç benzemezdi, O mütevazi bir hayatı şaşaalı hayata tercih etmiş, ahiret yurdundan gayrısını düşünmemişti. Bakın bir sahâbi onun yaşantısını nasıl anlatıyor: “Rasûlullah (sas)i bir hasır üzerine yatmış buldum, hasır onun mübarek derisine iz yapmıştı. Bunun üzerine (benim gücüme gitti, doluktum) ve dedim ki, ‘Anam babam sana kurban olsun ya Rasûlalah, İsra kisraları yumuşak döşeklerde uyusun da sen ise bu hasırın üzerinde; keşke bize haber verseydin de, hasır üzerine bir şey atsaydık. Sen ki, Allah’ın elçisisin, Allah Teâla’dan dile de, nimetini artırsın Ya Rasûlallah.’ Rasûlullah ise şöyle buyurdu: ‘Benim dünya rahatlığı ile işim yok. Dünyada ben bir ağacın altında gölgelenen ve bir süre sonra oradan ayrılıp giden atlı gibiyim.”[24]  “O, göçüp-gidinceye kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile doymamıştır.”[25] “Kendisi ve ailesi, akşam yiyeceği bulamayarak kaç gece birbiri peşine olarak gecelerlerdi. Çoğunlukla ekmekleri de arpa ekmeği idi.


10 Haz 2009
Burak · 111 görünüşler · 0 yorumlar
Kategoriler: PEYGAMBERİMİZ

Önceki sayfa  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki sayfa